Showing posts with label love affair. Show all posts
Showing posts with label love affair. Show all posts

Saturday, December 3, 2016

#SimonedeBeauvoir #Aşk #love #sevgi #sevgili

Simone de Beauvoir'a göre birlikte olacağınız 9 insan tipi


"Feminist teorileri ve varoluşçu felsefesi ile ün kazanan Beauvoir, Sorbonne’dan mezun olan ilk kadın. Bir çok kişi onu Paris entelektüel camiasına katkılarından ve Jean Paul Sartre’la olan ilişkisinden dolayı biliyor. Birlikte olacağınız 9 farklı insan tipi hakkında yaptığı mükemmel tanımlar ise çok az insan tarafından biliniyor."
"Belirsizlik Ahlakı Üzerine adlı kitabının ikinci bölümünde Beauvoir, çocukluktan uzaklaştıkça insanların hayata karşı takındıkları benzer tavırları anlatıyor."
Not: Burada sadece yazının merak uyandıracak kadar kısmı vardır.
Yazının tamamı için: http://www.dusunbil.com/simone-de-beauvoira-gore-birlikte-olacaginiz-9-insan-tipi/
Yazının orjinali: http://www.huffingtonpost.com/entry/the-9-people-youll-date-according-to-simone-de-beauvoir

Pasif


“Bir şey olduğu yok; hiçbir şey arzuya veya çabaya değmez.”

Tehlike Faktörü: Düşük. Böyle birini kilometrelerce öteden farkedersiniz.


Ciddi


“Ciddi insan, özgürlüğü mutlak değerlere tabi kılarak ondan kurtulur.”

Tehlike Faktörü: Orta. Eğer siz de benzer değerlere sahipseniz sorun çıkmayacaktır.


Tutkulu


“Hayatı boyunca onu es geçen, dışsal bir nesneye bağlı olan kişi bağımlılığını trajik biçimde hisseder.”

Tehlike Faktörü: Orta. Yoğun yaz romantizmi için ideal –tabii, hayatınızın en büyük ayrılık kavgasının yaratacağı duygusal yıkıntıyla başa çıkabilecekseniz!

Nihilist


“Herhangi bir şey olamayacağının farkında olan kişi hiçbir şey olmamaya karar verir.”

Tehlike Faktörü: Yüksek. Pasifin aksine, Nihilistler bir köşede oturup surat asmakla yetinmezler. Hayatın anlamsız olduğunu herkese kanıtlamak zorundadırlar. “Eğer o hiçbir şey olmaya karar verdiyse, tüm insanlığın da yok olmasını bekler,” diye uyarıyor Beauvoir.

Şeytani


“Çocukluğun , toplumun yahut Kilise’nin değerlerini inatla sürdürür ki bunları hor da görebilsin.”

Tehlike Faktörü: Düşük. Çoklu kişilikleri, meraklı Melahatleri baştan çıkarabilir fakat yine de fark etmesikolay.

Maceraperest

“ Büyük bir hevesle kendini keşfin, aşkın, politikanın, savaşın vaatlerine doğru yöneltir. Ama kendini, yaptığı şeyin sonuçlarına değil; yalnızca zaferine bağlar.”

Tehlike Faktörü: Yüksek. Baştan çıkarıcı, idealist aforizmalar kullanarak, Maceraperest, kendi kuralsız, bohem yaşam tarzını güzelleyen her türlü kötülüğü savunacaktır. Nihilizme ne kadar yakın olduğunu farkettiğinde ya size duygusal olarak bağımlı olacaktır yada başka bir maceraya yelken açacaktır.

Eleştirmen

“Topyeküm hakikat adına, insan tarafından ortaya atılan gerekli kısmi gerçekleri anlar, kontrol eder ve reddeder.”

Tehlike Faktörü: Düşük. Özel bir çekicilikleri yok ama rahatsız edici de değiller. Sürekli fikir değiştirmeleri zamanla sıkıcı olabilir.

(Kendi deneyimlere göre; Bu tip sizi sürekli eksik ve hatalı hissettirecektir. Yaptıklarınızı sürekli sorgulayan birisinin çevrenizde olması, sizi sadece daha fazla yanlış yaptırır. Bir süre sonra "ben bu değilim" diyeceksiniz. Bu döngüye girmeyin. Uzun soluklu bir ilişkide kim olduğunuzu kaybedebilirsiniz. Ülkemizde fazlasıyla bulunan hem erkek, hem de kadın tipidir. "Ben ne yapıyorum ki. Sadece fikrimi söyledim. bu kadar alınmana gerek yok" sık duyacağınız, ilişkide sizi yaralayacak ince bıçak kesikleridir. İnanın daha iyisine layıksınız. Kaçın. Ve arkanıza bile bakmayın.)

Sanatçı

“Varoluşa dikkat çekip, onu sonsuz hale getirmeye çalışırlar.”

Tehlike Faktörü: Orta. Suluboyanın sizi nasıl varoluş problemlerinden uzaklaştıracağını anlayamayabilirsiniz… Ta ki asla onların gerçek saplantısı olan sanata ulaşamayacağınızı fark edene dek.

Özgür


“İnsan, varlığı hakkındaki yargılara ancak diğer insanların varlığı sayesinde ulaşabilir.”

Bu Özgür insan tipinin varlığı tartışmalı. “Kendi özgürlüğünü istemek, başkalarının da özgürlüğünü istemektir,”


Yazar: Colton Valentine
Yazarın diğer yazıları için: http://www.huffingtonpost.com/author/colton-valentine
http://www.huffingtonpost.com/author/colton-valentine

Çeviri: Şebnem Ertan (Çeviri için teşekkürler)
Kaynak: The Huffington Post


ŞEBNEM ERTAN

ODTÜ Felsefe bölümü öğrencisiyim. Ankara’da doğdum. Küçük yaşlarda başlayan kitaplarla samimiyetim beni her zaman daha çok okumaya ve yazmaya yöneltti. Mezun olduktan sonra küçük bir sahaf açıp bir yandan da felsefi metin çevirileri yapmanın hayallerini kuruyorum. Japon kültürüne büyük bir hayranlık ve saygı duyuyorum. Bir ağacın tepesine çıkıp, kitap okumayı da pek severim.
http://www.dusunbil.com/

Monday, February 17, 2014

Bunun keyfi başka hiç bir şeyde yok #ask #love #comment

Son zamanlarda duyduğum en kötü konulardan birisi 14 Şubat kutlamama şekilleriydi.
Kaç çift 14 Şubat ı erkek veya kadın yüzünden hayatlarından çıkarmışlar. Bunun bir nedeni her erkeğin bütçesinin medyanın istediği gibi büyük hediye almaya uygun olmaması. Kadınların erkeklerden hediye haricinde beklentileri olması da erkeklerin bugünü kutlamayalım. Özenti bir gün bu. Her gün aşk var hayatımızda. Kızın kendi eliyle yaptığı kurabiyeyi, dolmayı (Fatih Harbiye), pastayı, örgü bir kaşkol ü, örgü bir eldiven i aşağıladığımız için. Sevgi çıtasını dizilerin ve medyanın belirlemesine izin verdiğimiz için mutsuzuz.
Evet mutlu değiliz. Erkekler lokanta kapatmalı, kadınlar hdiye paketi haline gelmeli. Hediye mutlaka pahallı olmalı.
Sevgi, Saygı, Şevkat duyguları ilişkinizin nerdesinde? En ufak bir hastalık anında dağılan ilişkiler. Kız veya erkek işten ayrılsa hemen ayrılık çanları. Evet. Kızlar işten ayrılınca da erkekler ayrılıyormuş. :D
Medya ilginç örnekleri, merak edileni konu yapar sürekliliği için. Her biriniz ilginç örnek olamazsınız. Sevginizi yaşayın. Mutlu olun. Sevin. Sevilin. Bunun keyfi başka hiç bir şeyde yok.

Sunday, July 28, 2013

Kadın Dili: Bükçe

Kadın Dili: Bükçe


Source: Her Çocuk's photo.

Mutlu olmak için kendime not :) Unutmamak Lazım!


Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, “Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim.” dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.


Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.

-Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.

Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

-Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

-İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe'yle üç dil oluyor.

-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna “kadın dili” de diyebilirsin.

Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.

-Kadınların ayrı bir dili mi var?

-Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe'yi öğrenmeli.

İyi de niye Bükçe?

-Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını ;Bükçe” koydum.

-“Bükçe zor bir dil mi baba?” diye sordu gülerek.

-Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum” diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum” un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.

-Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar ?

-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.

-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?” diye canları sıkılır.

-Biz de bazen Canan'la böyle sorunlar yaşıyoruz. “Niye düşünmedin?” diye kızıyor bana.

-Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

-Var dedik ya oğlum, Bükçe'yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

-Hazırım baba.

-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe'de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana “Bugün bir elbise aldım.” diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

-Hikaye dili yani.

-Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, “Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes.”
demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen “seni sevmiyorum.” de. İki durumda da “seni sevmiyorum” demiş olacaksın.

-Ne alakası var baba “seni sevmiyorum” demekle “kısa anlat” demenin?

-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

-Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun.

-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

-Geçen hafta Canan bana “Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım.” dedi. Ben de “Böyle de iyisin.” dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. ";Neyin var?” diye sordum. “Hiçbir şeyim yok.” dedi. Sence nerede hata yaptım?

-“Böyle de iyisin” derken o “de” ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. “Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin.”

-Peki ne demem gerekiyordu?

-Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün “Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok.” deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup “Ağır mıyım?” derse sakın ;Evet, biraz” falan deme “Hayır” de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

-Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

-Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

-Ve asla unutmazlar, değil mi?

-Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için “Biraz cimri.” demiştim. Hala “Sen benim annemi sevmezsin.” der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

-Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

-Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama “Sen şunu mu demek istiyorsun?” diye asla yüzüne vurmayacaksın.

-Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde “Niye bana iğne batırıyorsun?” Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

-Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. “Akşama tok mu geleceksin?” diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. “Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum” demek istiyor. Anladım ama tabi “Ne demek istiyorsun?” demedim.

-Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?

-Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, “Neyin var?” diye. “Hiçbir şeyim yok.” diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

-Bükçe'de “Hiçbir şey yok.” demek ";Çok şey var, benimle ilgilen.” demek oluyor, o zaman.

-Evet. Biz erkekler “Bir şey yok.” diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; “Şu anda konuşacak bir şey yok.” diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım.” demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.

-Bir arkadaşım da “Kadınların ‘Peki.' demesi tehlikelidir” demişti.

-Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir 'peki', ‘olur', ‘tamam' her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe'de “Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım.” demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında “Peki canım, olur hayatım” gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

-Zor bir dil baba.

-Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

-Anlamak da pek kolay değil ama.

-Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.

-Nasıl yani?

-Mesela, karın sana “Ne zamandır dışarı çıkmadık.” derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. “Daha geçenlerde gezmeye gittik.” gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz.” de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

-Küçük ama önemli detaylar.

-Aynen öyle. Mesela karın “Üşüdüm.” diyorsa, "Üstünü kalın giy.” demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

-Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.

-Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

-Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin.

-Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük “Fark etmez.”dir. “Fark etmez”i kadınlar “Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap.” diye anlarlar.

-En değerli sözcük nedir?

-Sen bil bakalım.

-“Seni seviyorum.” herhalde.

-Evet, kadınlar “Seni seviyorum.” sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler; "Söylemiştim, zaten biliyor.” diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

-Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

-Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

-Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

-Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

-Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.

-Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. “Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?” dedi. Tam “Fark etmez, sen seç.” diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi “Ev de perde de umurumda değil.” gibi anlayacağı aklıma geldi. “Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen.” dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

-O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.

-Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.

Sunday, March 10, 2013

Senden sonra neden onunla evlendi? - Pucca Günlük - Hürriyet

Senden sonra neden onunla evlendi? - Pucca Günlük - Hürriyet:

'via Blog this'

"Erkeklerin evlilik arefesinde olduğu uzatmalı sevgilisinden, “Boğuldum, bunaldım” diye feryat figan ayrıldıktan hemen sonra gördükleri ilk kadınla neden evlendiklerinin sebebini buldum!

İlişkinin başlarında, malum, çoğumuz karşımızdaki bizi daha fazla beğensin diye farkında olmadan halimizde, tavrımızda ‘ufacık’ değişimler gösteririz. Sevmediğimiz mekânlardan hoşlanır gibi yaparız, 7/24 sevişmeye hazır bir şekilde tepeden tırnağa bütün nokta atışlarını tamamları. O gerizekâlı erkek sürüsü arkadaşlarıyla çok eğleniriz, “Hepsi çok iyiler aslında” ayağına yatarız, o aramazsa asla aramayız, telefonu böğrümüze koyar, acıdan kıvranırız ama yine de ilk arayan biz olmayız.
Kıskançlık desen -ki şahsen benim en büyük taktiğim- önce “Kıskançlık, kendine güveni olmayan kadın davranışıdır. Aramızda bir bağ var diye ne sen benim hayatımı daralt, ne de ben senin.” der, fakat ilk kıskançlık krizinde şöyle laflar çıkar ağzımızdan: “Benim gibi kızı bile ne hale getirdin! Hayatta ya hayatta diyorum bak, asla yapmayacağım şeyleri yapıyorum şu an! Bu şekilde bi’ tavır takınıyorsam sana demek ki şu hatalısındır, demek ki senin görmediğin bazı şeyleri görüyorumdur. Bunu kavgaya çevirmek istiyorsan sen bilirsin. Kavga etmeyi beceremem bile, korkarım ben.”
O, GERÇEK YÜZÜNÜ GÖRÜNCE
İlişkinin devamındaysa o kavga etmeyi beceremeyen ben, başlıyorum saydırmaya: “Nerdesin? Neden? Gittiniz şimdi oraya, kimler var peki? O şıllık yanınızda di mi? Allah kahretsin seni de onu da! İş arkadaşın filan fark etmiyor. Ayrılacaksın o işten o zaman. Ben sana ne yaptım ya? Ne yaptım da bana bunları yapıyorsun?” Neymiş, alt tarafı adam işten sonra arkadaşlarıyla yarım saat bir şeyler içmek için takılmış! Oturduğum yerden o yarım saati adamın burnundan getirtiyorum, ağlatana kadar uğraşıyorum. O garibim de seviyor demek ki ilişki senelerce böyle sürüp gidiyor, evliliğe doğru ilerliyor. Fakat ayrılıp barışmaktan evlilik için bir hamle yapamıyoruz. Adamı tüm sosyal çevresinden söküp alıp, ikimize küçücük dar bir alan yaratıyorum.
Bu arada ilişkimizin başında satış yaptığım, görüşmediğim arkadaşlarımla ilişkinin sonuna doğru daha sık görüşüyorum çünkü kendi daralttığım alan beni de bunaltıyor. Ama adam asla görüşemez, arkadaşı Nobel Fizik Ödülü almış bir profesör bile olsa benim gözümde “İşe yaramaz hıyarın teki! Seni de kullanmaya doyamadı. Karı kızdan başka derdi yok, sevmiyorum o adamı sana zarar verecek, uzak dur!” Kavga ederken büyüdüğümü, güçlü olduğumu düşünüyorum. Bu ego yüzünden de zaten farkında olmadan kavgadan zevk alan biri haline dönüşüyorum.
“O EVLENİYORMUŞ”U DUYUNCA...
Paylaştığımız şeyler sadece ettiğimiz kavgaların tozları oluyor, kimse bizim ilişkimizi ciddiye almıyor. O hoşlanma, o birini sevme, kendini ona ait hissetme duygusu yerini hırsa, öfkeye ve inada bırakıyor. Sonra yine bir gün rutin ayrılıklarımızdan birini yaşıyoruz, ben de artık çok yorulduğum için bir süre kendimi çekeyim diyorum, nasılsa barışırız derken ikimizle alakası bile olmayan birinden sanki grip olmuş dercesine “O evleniyormuş” lafını duyuyorum. Sonrası hüsran, bunalım, dizleri karnına çekerek ağlama günleri, her şarkının, her mekânın onu inadına hatırlatma zamanları, acı, acı ve acı...
Adam haklı. Çünkü sadece kavga ederkenki halimi hatırlıyor, onun için onun hayatına engel olmaktan başka bir işe yaramayan küçük bir psikopat haline geliyorum. Şişmiş, kızarmış gözler, korkunç mesajlar, sürekli ders verme isteği, kontrolsüz öfkeler derken karşısına çıkan ilk normal kıza denize düşen yılana sarılır misali sarılıyor. Kız senin benim gibi bir kız. Ne artısı var, ne eksisi... Sadece o da her kız gibi, ilişkinin en başında dünyalar güzeli. Kıskançlık yok, bunaltmalar yok, kavga desen zaten beceremez tam hayalindeki kişi, tam sığınacak liman. O kadar balık hafızalı ki benle yaşadığı ilk günlerin nasıl olduğunu hatırlamıyor bile! Hatırladığı tek şey: “Çok boğulmuştum.”
Geberseydin!"

Sunday, January 29, 2012

Alev'in Penceresi - Sabah

Alev'in Penceresi - Sabah:

Evlilik

Gökçe Bahadır ve Ali Sunal boşanması ardından

'via Blog this'

"Flört ederken "aşkım" "her şeyim" dediği sevgilisini, aynı evin içine girdikten sonra, iktidar savaşındaki rakibi gibi görmeye başlıyor herkes. Kadın da erkek de "yönetim bende olsun" derdine giriyor. İllâ kendi dediğini yaptırmaya ve karşısındakini kendine benzetmeye çalışıyor. "

Friday, December 9, 2011

Womist 2011 ve aklıma gelenler

 Womist



Bu akşam gittiğim Womist Konserinden sonra İstanbul Büyük Şehir Belediyesi, Kültür ve Sosyal İşler Dairesinin yaptığı bu güzel etkinlikleri ne kadar az duyurabildiğine üzüldüm. Neden bu kadr güzel etkinlikler yapan bir kurum, bu etkinlikleri duyuramaz? Basılı olarak var, nette de var. Ama insanlara daha fazlası lazım. Burnumuzun dibinde hiç para vermeden veya çok az miktarlar ödeyerek gidebileceğimiz o kadar çok etkinlik var ki.
Sonrada kafelere bakıyoruz. Bir sürü genç, konuşacak konu bulamıyorlar. Konu bulamayınca ilişkiler erken eskiyor. Erken bitiyor. Nerdeyse her ilçede bir kültür merkezi var. Her kültür merkezinde de sinema, söyleşi, konser var. Çoğu ücretsiz. Ücretli olanların rakamları kahve paranızdan daha ucuz. Gidin arkadaşlar.
Tiyatroya gidin.
Sinemaya gidin.
Konsere gidin.
Söyleşiye gidin.
Sevgilinizle gidin. Bir etkinliğe gittiğinizde ilişkinize bir değer katacaksınız. Kendinize bir değer katacaksınız. 3-5 taneden sonra kültürlü insan olmaya başlayacaksınız. Kötü yanı, siz de etkinliğe giden insanlarla arkadaş, sevgili olmak isteyeceksiniz. Yalancılarla değil. Evet, nette her profilde tiyatro seviliyor. tiyatrolar boş. Kitap okunuyor. Her halde bir kitap alınıyor, sonra da kulaktan kulağa oynanıyor ki satış rakamları bu kadar düşük. Bir kaç popüler isim haricindeki konserler boş. Bu akşam salonun yarısı boştu. Womist'le gelen müzisyenlere bir bakın. o salonun en az 2 gün önceden bileti tükenmeliydi.
Tekrar Kültür ve Sosyal işler Daire Başkanlığına dönersek, bu kadar iyi işler yaparken, neden kendinizi anlatmıyorsunuz. Neden getirdğiniz kişileri anlatmıyorsunuz.
İstanbul'da bir kaç yerde gördüğüm "Ekranları" (Bilgi Ekranı, televizyonu, nasıl isimlendirirseniz...) Neden işlek yerlere koyup etkinlikleri tanıtmazsınız.
Örneğin,
Bağdat Caddesi, Boyner'in önündeki ışıklarda bir ekran olduğunu düşünün, Ekran'a netten görüntü gelse, Belediyenin yaptıklarının reklamı yapılabilir, Kültür Etkinlikleri duyurulabilir.
Örneğin Ekranda Caddebostan Kültür Merkezinde "Cam" 12 Ocak'ta
diye bir yazı olsa, oyundan 30 saniye -1 dakika arası görüntü verilse, belki de daha uzun.
ardından Yayla Sanat merkezinde "Bavul" 15 ocak'ta dense, biraz da bu oyundan görüntü verilse,
bunların arasında belki bir araba reklamı verilir.
Belki bir inşaat firması reklamı verilir. böylelikle bu TV'lerin giderleri çıkarılabilir. Hatta kara geçilebilir.
Bu etkinlikleri kimin düzenlediği, kimin organize ettiği, kimin desteklediği belirtilir.
insanlar izler.
Bir diğer yer
Trafik sıkışıklıkları neden reklam amacıyla değerlendirilmesin,
bir araç mecidiyeköy trafiğinde 15 metre ilerleyene kadar bir panoyu rahatlıkla 15 dakika ile yarım saat arasında izleyebilir. Peki bu pano, televizyon olsa, dev bir ekran olsa,
Tıkanıklık saatinde, daha pahallıya reklamları gösterse, ol açıkken daha ucuz reklamları göster,
Arada şehirdeki kültür etkinliklerini gösterse.
Kısa süreli düşüncelerden bu şekilde bulanık fikirler çıkıyor.
Belki birisi okur. Bu bulanık düşüncelerden uygun bir kar payı çıkarır.
Hem kendine kar sağlar.
Hem belediye etkinliklerini daha iyi duyurur.
Hem insanlar kültürle buluşur.
Hem de Salonlar konser olsun, tiyatro olsun, söyleşi olsun, sinema olsun BOŞ KALMAZLAR.

VE ARKADAŞLAR,
Yalan söylemekten vazgeçin.
Kız arkadaşınıza yalan söylemeyin.
Erkek arkadaşınıza yalan söylemeyin.

Kültür Etkinliklerinin bir çoğu bir bardak kahveden ucuz.
Çoğu ücretsiz.
İstanbul'da Sanatla etkileşime geçememek kendinize söylediğiniz yalan.
Sığ olmak sizin suçunuz.
Sığ insanlarla birlikte olmak sizin suçunuz.

Tembelsiniz. Aramazsınız.
Sadece 2 link veriyorum.
Utanırsanız gerisine siz bakarsınız.
( http://www.ibb.gov.tr/sites/kultur/kulturel_mekanlar/Pages/KartalBulentEcevitKulturMerkezi.aspx
http://www.ibb.gov.tr/sites/kultur/Pages/AnaSayfa.aspx )

http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Anasayfa.aspx




Saturday, February 26, 2011

Kayl©: http://egoistokur.com/

Kayl©: http://egoistokur.com/:

 "http://egoistokur.com/

"her kadın gizlice prenses olmaya hazırlanır."
 02.26.11

“Seni üzmek istemiyorum, diyen erkekler uğraştırır insanı en çok. ..."


“Seni üzmek istemiyorum, diyen erkekler uğraştırır insanı en çok. Mutlaka üzüyor onlar çünkü. Akıllı davranıp riski önceden söylüyorlar. Kırkıncı odanın kapısını açmak istemeyecek kadın var mı? Neticede, sen bile bile lades dediğinle kalıyorsun. Tersine bir Pamuk Prenses hikayesi gibi. Pamuk Prenses daha en başta aşık olur Avcı’ya. Avcı ise ‘Seni üzmek istemiyorum’

http://egoistokur.com/

http://egoistokur.com/


“Seni üzmek istemiyorum, diyen erkekler uğraştırır insanı en çok. Mutlaka üzüyor onlar çünkü. Akıllı davranıp riski önceden söylüyorlar. Kırkıncı odanın kapısını açmak istemeyecek kadın var mı? Neticede, sen bile bile lades dediğinle kalıyorsun. Tersine bir Pamuk Prenses hikayesi gibi. Pamuk Prenses daha en başta aşık olur Avcı’ya. Avcı ise ‘Seni üzmek istemiyorum’

Thursday, December 16, 2010

Mademoiselle Chambon (2009)


Mademoiselle Chambon (2009)

Sıradan, her gün yolda gorebileceğimiz insanların aşk hikayesi.
Sakin bir film.
Yer yer güzel keman eşliğinde geçen sahneler.

iki insanın yakınlaşmasını izlemek her zaman ilginç, bu sadelikte anlatımı ise az raslanır bir durum.

yakınlaşan insanlar önünde duran bir değeri. ask her şeye rağmen mi?
sanmıyorum. film de hosunuza giden duygusallık ve birbirini tamamlamada ya siz evdeki olsaydınız (erkek veya kadın fark eder mi evde olan için)

film sanki ne olursanız olun mutlaka bu şekilde sınanacaksınız diyor içten içe?
her ilişki böyle bir sınav geçirir.
ne kadarı başarılı olur?

komikliği olmayan, başarılı bir romantizm.

Sandrine Kiberlain'in pencereden giden arabaya gitme dercesine bakışı ama telefonu açıp kal diyemeyişi.

hemen ardına
Vincent Lindon un karısıyla bebek için alış verişe cıkması.

gözleri takip edin duyguları göreceksiniz.

Thursday, November 4, 2010

New York, I Love You (2009)

New York, I Love You (2009)

Aralarında Fatih Akın'ın da bulunduğu on iki birbirinden değerli yönetmen filmi oluşturmuş.
Geri kalanı alttaki linklerde de bulursunuz.

1. Çok iyiydi. Müzik olmasa bir filmi nasıl romantik yaparsınız?
Erkekler ilkinin sonunu seveceksiniz.
beni gülümsetmeyi başardı.

Not: karınızı aldatacaksanız, cesur olun. yüzüğü çıkarın.
kızdan da ayrılacaksanız cesur olun. sadece "senden ayrılmak istiyorum" deyin.
karınızı da burada kullanmayın. çok bayağı oluyor.
bir düşünün :)

2. nin başında dinlerdeki yasakları öğreniyoruz. her filmde içten bir muziplik var.
akıl dolu gülümsetmeler.
Nelerin günah olduğunu ve aslında bunların gülümseyerek nasıl karşılıklı empati doğurabileceğine güzel bir gönderme.
güzel bir bakış açısı yakalamış.
Ve sonunda gördüğünüz sizi şaşırtmasın. birçok tartışmanın sonuçlanmış hali. (söylersem şaşırmazsınız ki!)

3. Yine romantizim ön planda.
Hayatımızdaki değişiklikler bir anda gerçekleşir, tabi izin verirsek.
(hepimiz birisini uzun süre tanımak isteriz, hayatımıza sokmak içim. ama o hiç ummadığımız bir anda hayatımıza giri-verir.)
Kızın teklifi, hayatınızda bir insandan duymak isteyeceginiz en güzel sözler. Sevgi bu mu???
(sevdiğinize bunu söyleyebilir misiniz? Söyleyemezseniz bir kez daha "sevgiliniz mi?" diye düşünün.)

2 ye kısa bir dönüş ve

(izlerken neden daha önce izlememişim diye düşündüm.)

4. ateşi paylaşarak başlayan bir hikaye.
bir kadına asılmanın her yolunu denemek bu mudur? Bu-dur :)

filmin buraya kadar ki espiri anlayışını "muzip" diye niteleyebilirim.

5. Bir insanı neden seversiniz?
Tabiki dış görünüşü yüzünden sevmediniz. Aklını, zekasını falan... !!!
Gülümsemeye ve şaşırmaya devam :)
kısa fıkralar dinlemek gibi, ama şu gülmek için zeka gerektirenlerden.

1. e kısa dönüş.

6. Sonra ne düşünürüz?
Kendimizle hesaplaşır mıyız?
O bir elmas mı, yoksa yine mi teneke?

Evet biliyorum. Anı yaşadığı için pişman olanlar çoğunlukta, hatta hepimiz.
ama hepimiz anın bize güzeli getirmesini dileriz.
Dileklerimiz film olsa inanmaz mıyız?
yaşamamışsak hiç yaşanmaz diye mi düşünürüz?

4. e kısa dönüş. (kameralı kadın)
(erkekler hep ne soytarılık yapsam diye mi dolaşır, kadınları etkilemek için. inanın cesarette dikkatle bakıldığında bir soytarılık olabilir; sonuçta bir kadına anlatılıyorsa)

7. bir kadının şikayetlerinden sonra görülen bir kat görevlisi (veya komi) neyi düşündürdü? (kadın ne kadarda boşuna şikayet ediyor)
Kamera açıları çok hoş. Kapalı bir alanda görüntü bu kadar zorlanarak okyanusu seyrediyormuş izlenimi verilebilir. (bizim dizi çekenler bu bölümü kaçırmamalı)

ilişki neyi paylaşmaktır?
melankoli.

9 a giriş.

8. sevgi bakış açımızı değiştirir. Bakış açımız da sevgiyi ve sevdiklerimizi değiştirir.
Neyi sevdiğimiz değil, sevdiğimize nasıl baktığımız önemlidir.
hayat içinde sevgiye ne kadar zaman ayırıyoruz?
bir daha sevseydim, sevgimi daha fazla gösterirdim. (peki ya şu anda sevdiklerin bunu hak etmiyor mu??)

4. e kısa dönüş.
Şaşırmak aslında bir insandan etkilenmemizi sağlayan en büyük özellik.
Şaşırta bildiğimiz kadar zeki, şaşırabildiğimiz kadar sevgi doluyuz.
Bir insan bizi şaşırtamıyorsa, ona olan sevgimiz azalır mı?

9. ilk adımı atmak ne kadar zor olabilir?
kaçımız etkilendiğimiz birisini bir daha görme şansına sahibiz?
(filmde bu şansı kaçırmanın cezası çok ağır. bir daha hiç görememek)
yapamadığımızsa şansı kaçırmamak.
zamanın bitmeyeceğine nedensiz sonsuz güvenimiz!!

4 e kısa dönüş
bugün ne için hazırlanıyorum?
yüzümüzdeki çizgiler güldüğümüz zamanların izleri değil.

(dikkatli gözlere, kız sigarayı tutuş şeklini değiştirmiş mi?)
"sence her erkek öyle değil midir? karısından o kadar sıkılır ki, gözü onu görmez ..."
Erkek veya kadın fark ediyor mu? bir gün gelip, birlikte bir şeyleri değiştirmek yerine, onu değiştirmek daha kolay gelmiyor mu? nasılsa aynı hataları yapacağız.
Değişen ne?
yabancının cazibesi yaptığı her şeyin yeniliğinden gelen şaşırma mı? yoksa kendimizden bir an olsun kaçma mı?
Ve yine sizi şaşırtacak. (ağlatan bir oyunla karşılaşacaksınız.)

6, 5 le karşılaşınca.
bulmaca: sevilmeyen cümle, zamanın dolması? (kadınlar için)

-- Neyi yapmaya hazırız? Çok istediğimiz bir şey bir anda gerçekleşirse? (uçağa binip Roma ya o anda gider miyiz?)

10. yaşlanmak, hayattaki isteklerimizi değiştirmez. sadece yapabildiklerimizi azaltır.

-- hayatın her anında yapmamız gerekeni bu iki yaşlı insandan denizi seyrederken öğrenmek.

9 a kısa dönüş.
ve 9, 4 le buluşursa. (kameralı kadın)

Ve hayatın özeti.

** filmden sıkılmadım. aksine çok keyifliydi. iyi raslantıların ve hoş şaşırmaların kendi hayatınızda olmasını isteten bir film.

istanbul için çekilse nasıl olurdu diye düşünmeden edemedim.







*1* Jiang Wen -- Hu Hong & Meng Yao

Adaptation: Israel Horovitz
Hayden Christensen as Ben (Star Wars - Anakin Skywalker)
Andy García as Garry
Rachel Bilson as Molly (O.C. den hatırlayacaksınız - Summer Roberts)
*2* Mira Nair -- Suketu Mehta
Natalie Portman as Rifka Malone (Star Wars - Padmé Amidala)
Irrfan Khan as Mansuhkhbai
*3* Shunji Iwai
Adaptation: Israel Horovitz
Orlando Bloom as David Cooler
Christina Ricci as Camille
*4* Yvan Attal -- Olivier Lecot
Maggie Q as Call Girl
Ethan Hawke as Writer
Chris Cooper as Alex
Robin Wright Penn as Anna
*5* Brett Ratner -- Jeff Nathanson
Anton Yelchin as Boy
James Caan as Mr. Riccoli (Montecito Hotel/Casino president "Big Ed" Deline in Las Vegas.)
Olivia Thirlby as Actress
Blake Lively as Gabrielle DiMarco (Gossip Girl - Serena van der Woodsen)

*6* Allen Hughes -- Xan Cassavetes & Stephen Winter
Bradley Cooper as Gus
Drea de Matteo as Lydia (The Sopranos - Adriana La Cerva // Desperate Housewifes - Angie Bolen)
*7* Shekhar Kapur -- Anthony Minghella
Julie Christie as Isabelle
John Hurt as Bellhop
Shia LaBeouf as Jacob (Transformers: Revenge of the Fallen - Sam Witwicky)
*8* Natalie Portman -- Natalie Portman
Taylor Geare as Teya
Carlos Acosta as Dante
Jacinda Barrett as Maggie
*9* Fatih Akin -- Fatih Akin
Uğur Yücel as Painter
Shu Qi as Chinese herbalist (The Transporter (2002)), (Legend of the Fist: The Return of Chen Zhen (2010))
Burt Young as Landlord
*10* Joshua Marston -- Joshua Marston
Eli Wallach as Abe
Cloris Leachman as Mitzie
** transition: Randy Balsmeyer -- Hall Powell, Israel Horovitz & James Strouse
Emilie Ohana as Zoe, the Video Artist
Eva Amurri as Sarah
Justin Bartha as Justin

Monday, August 23, 2010

Serious Moonlight (2009)


  1. "Serious moonlight" kızlar su ana kadar izledigim kadarıyla (ilk yarım saat) hic de erkek arkadaslarınızla gideceginiz bir film degil Meg Ryan, Kristen Bell, Justin Long oynuyor. Ve film bitti. Sonunda yine kadınlar kazandı. "Kadın Aklı" kazandı, demeliyim. Filmin son sahnesinde göreceksiniz, kurnaz bir planla erkeğe istediğini yaptırmış oldu. Bu zeki plana gülümsememek elde değil. Yine de kızlar, erkek arkadaşınızla kavgalıysanız beraber izleyeceğiniz bir film değil.Erkeğin söylediği bir cümle aklımda kalmıs. "Senin bana ihtiyacın yok. Benim yerimde herhangi biri olabilir. Sen yanında birisi olmasına ihtiyac duyuyorsun."Filmin sonunda "Sevgi mi" kazanmış oluyor; yoksa kadın istediklerini yaptırmıs mı oluyor? Buna izleyip siz karar vermelisiniz.
  2. http://en.wikipedia.org/wiki/Serious_Moonlight_(2009_film)

    http://www.imdb.com/title/tt1133993/